Birini seviyorsun. Ondan karşılık görüyorsun. Bir sevda oluşuyor aranızda. Ona dokunmaya bile kıyamazken sen, biri gelip gözünün yaşına bakmadan ayırıyor seni O’ndan. Kelimeler soğuktur, yaşamadan bilmezsin. Ama bir kez o acı değmeyegörsün diline… Dışı da içi de seni yakar.
Dünyanın Ortasında Bir Yer’de bunun söylencesini anlatıyor bizlere Özen Yula. İnci gibi kelimelerin uyumla dans ettiğini görüyoruz metinde. Üstelik acılar bize çok tanıdık. Buna benzer binlerce hikaye duyuyoruz acılı kadınların çorak tarlalarında.
Ahten (Esra Ronabar) bir sevdaya tutulmuştur. Öyle bir sevda ki sevdiğini gözünden sakındırır insana. Yaşamayan bilemez onun çektiği sevdayı. Fakat Ahten’in söylencesi hüzünlü… Kadersizliği, sevdiğinin Emre Bey’in (Hüseyin Köroğlu) kardeşi olması sınırından başlıyor. Sonrası uçsuz bucaksız hüzün… Emre Bey kim mi? Öyle bir Bey ki;
“Bu dağlar O’nun
Bu bağlar O’nun
Bin yıllık taşlar, düz ovalar O’nun
Herkesin sahibi O.”
Emre Bey, Ateş Çiftliği’nin sahibi; Ahten, Emre Bey’in gönlünün… Ahten için elini kana bulamış, üstelik, kendi kardeşinin kanına girmiş. Sevdalanmak gerekçesi… Fakat Ahten’in içine bir yılan düşmüş o günden sonra. Emre Bey, sevdiğinin katili. Emre Bey, kardeşinin katili. Emre Bey, şimdi Ahten’in koynunda. Emre Bey, şimdi bebek İhsan’ın babası.
Sevdiği için can alan Emre Bey, Ahten’e tohumunu verir. Ama gönlüne can veremez.
Bir gün yüzü aydınlık, gözünde bin renk oynaşan bir erkek güzeli marangoz ustası gelir çiftliğe. Can Usta’dır (Eraslan Sağlam) bu gelen.
Sonrasını size İstanbul Şehir Tiyatroları’nın dile gelmiş duvarları anlatsın.
Masalsı bir söylence havası taşıyan oyunun yönetmeni Nurullah Tuncer. Öykü güzel olmasına güzel. İnci gibi dizilmiş sözcüklere, sürükleyici kurgusuna diyeceğim yok. Fakat sahneye taşındığında ağır bir hava katmış. Gerekçeleriyle devam edelim.
Orijinal metinde olmamasına rağmen bazı replikler Kürtçe ve İngilizce’ye çevrilmiş. “Şehir Tiyatroları tarafından 2010 İstanbul Kültür Başkenti kapsamında ilk kez farklı dillerde oynanacak olan…” açıklamasında net olmayan bir durum var. Kültür başkenti olduk diye mi farklı dillerde oynanıyor, yoksa Kültür Başkenti kapsamında ilk kez farklı dillerde oynanan bir oyun özelliği mi gösteriyor, merak ettim. Farklı dillerde oynamak için neden 2010’u beklemişler, onu daha da merak ettim. Ama merak konusu olmayacak bir durum var, alıştığım dile kaptırmış giderken, yabancı dillerin kulağıma çalınması beni oyunun akışından kopardı. Yabancılaştırma unsuru olmaktan öte, takip de dahi zorlandım kurmacayı. Çeviri sözleri de sahnenin öyle bir yerine yansıtmışlardı ki… Açıkçası hiç de göze batan bir yerde değildi. Farkına varana kadar, özellikle ön kısımlarda oturan seyirci öylece bakakaldı sahneye. Benim yaşadığımı yaşamayın diye söylüyorum, yabancı dili duyduğunuz an hemen çerçeve sahnenin üstüne bakın.
Ön sırada oturmanın dezavantajı oldu bu. Yazılar zor okunuyordu, çünkü sahne ile birinci sıra arasındaki fark birkaç adımlık çoğu tiyatro izleyicisinin bildiği gibi ve bu durum kafamızı daha da yukarı kaldırmamızı gerektiriyordu.
Yaşlı Kadın’ın (Tomris İncer) bir nevi anlatıcı olduğu bu oyunda, çevirileri okumaya çalışma sorunsalı neticesinde, tiyatronun şu meşhur “anlatma, göster” ilkesi zaman zaman yerini “anlatma, okut” ilkesine bıraktı. Yazıları okumak da ön sıra seyircisi için zor olunca, söylencenin büyüsü bozuldu. Gördüğümü söylemem gerekir: Ön sıra seyircisinden sık sık hoşnutsuz mırıltılar yükseldi.
SAHNEDEKİLER
“Bir İstanbul Masalı” dizisinde “Birnur” karakteriyle geniş kitlelerce tanınan oyuncu Esra Ronabar, Ahten’in acısını her daim yüzünde hapsederek başarılı bir performans sergilemiş bana göre. Düzgün diksiyonundan hiçbir kelime kaçmıyor, ninni gibi dinliyoruz güzel sesini…
Hüseyin Köroğlu, Emre Bey’in hırsını sadece bakışlarıyla bile vermesini biliyor. Hem kendi içinde, hem de ikili sahnelerde bizi karakterine inandırıyor. Dikkat çekmek istediğim önemli bir unsur, Esra Ronabar ile uyum içindeler oyun boyunca. Mekanik değiller. Samimiler.
Yaşlı Kadın’da Tomris İncer, söylencenin anahtarı olduğunun farkında. Daha da güzeli, bizim farkına varmamızı da sağlıyor.
Can Usta’da Eraslan Sağlam, zaten sevdiğim bir oyuncu olduğu için objektif olmakta zorlanıyorum. Görüntüsüyle ve rolü taşımasıyla mest etti gene.
Ahten’in öyküsüyle paralel giden üç kadın hikayesinde Rana rolüyle Melahat Abbasova, Sena rolüyle Ezgi Sümer Yolcu ve Melek rolüyle İrem Arslan Aydın acılı öykülerini başarıyla çiziyorlar sahnede.
Irgat Kadınlar Korosu’nu oluşturan Burcu Çoban, Ezgim Kılınç, Nurdan Kalınağa, Pelin Budak, Pınar Aygün, Ümran İnceoğlu, Yonca İnal Eğilmezbaş, danslardaki uyumlarıyla şahaneler gerçekten.
SAHNE ARKASI EMEKÇİLERİ
Yönetmen ve aynı zamanda sahne-ışık tasarımında Nurullah Tuncer’i izninizle üçe ayıracağım. Yönetmenliği oyunu ağırlaştırmış. Öykünün akıcılığını zorlamış. Sahne tasarımı, göz dolduruyor ama, hakkını vermek gerek. Işıklarda da amacına ulaşmış ve öykünün rengini sahneye başarıyla yansıtmış.
Oyunun dramaturjisi kısa bir dönem de olsa öğrencisi olduğum hocam Dilek Tekintaş’a ait. Tarzını sevdik, beğendik. Metin ve sahnelenen arasındaki “dramaturji” farkını gördük. Gene de objektif olmam gerekir, ağır bir hava var oyun boyunca. Kurgunun sürükleyiciliğine inat, sahneler yavaş ilerliyor.
Kostümlerin dilini şahane konuşan Duygu Türkekul’a diyecek söz yok.
Yönetmen yardımcıları Ahmet Hün, Nurseli Tırışkan ve Selim Can Yalçın’ın emeklerine saygı, selam…
Müzik ve kareografi uzmanları Can Atilla ve Gjerg Prevazi’ye de samimi uğraşlarından dolayı teşekkürler.
Genel olarak provalar boyunca uyumlu olduğunu tahmin ettiğim bir ekibin ürünü olduğunu söyleyebilirim. Ama, bu sürükleyici öykünün sahnede böyle yavaş akması çatışmasını gene de çözmüyor.
SON SÖZ
Ortada bir emek var herşeyden önce. O tiyatronun kapısından çıkınca, düşünsel anlamda seyirciyi yormaya devam eden bir ileti var. Bunlardan ötürü tebriklerimi sunarım. Ancak, aynı zamanda sahne tasarımını da yapan yönetmene önerim, bir dahaki oyunların provalarında kuytu köşede kalmış seyirci koltuklarının herbirinde oturarak çalışması…
Çünkü gerek çevirilerin okumasını zorlaştıran, gerekse zaman zaman sahnenin sağ-arka kısmında kümelenen oyuncuları hiç ama hiç göremeyen o koltuklardan birinde oturan kişi bir tiyatro eleştirmeni olabilir.
Üzgünüm.
Nil